Buradasınız: Azbuz --> çocukluğum --> babam reşit güçkıran 3
29 Ocak 2012, Pazar
   
<< ANA SAYFA
 
 
babam reşit güçkıran 3
Kategori: Kültür - Sanat

YOĞUNLUK DERİGİSİ/MÜSLÜM KABADAYI

Özgür Güçkıran

 

 

 

“GEMİLERİ YAKMAK” ROMANI VE ANTEP’TE SINIF MÜCADELESİNE DAİR

 

             Dünya edebiyatında Emile Zola’nın “Germinal”, Gladkov’un “Fabrika” gibi yapıtlarıyla ülkemizden Sadri Ertem, İlhan Tarus, Sabahattin Ali, Orhan Kemal başta olmak üzere birçok yazarın, işçi sınıfını ve emek tarihini bir biçimde anlatan romanlar kaleme aldıklarını biliyoruz. Ancak, bugün işçi ve emekçi örgütlerinin yöneticileri başta olmak üzere üyelerin büyük çoğunluğunun, bu yapıtlardan haberdar olmadıkları da biliniyor. Bu acı tablonun sorumlularının başında sendikalar geliyorsa da ilerici yazar örgütlerinin, bu alanda araştırma yapan edebiyatçıların ve sosyalist aydınların, bu sorumluluğun dışında tutulamayacakları ortadadır.

            Bu konuda yazar örgütlerinin ve edebiyat araştırmacılarının en önemli görevi, işçi sınıfını ve emek tarihini konu edinen yapıtların bir dökümünü (kanon oluşturacak biçimde), kısa içerikleriyle ortaya koymaktır. Sendikalar, edebi yapıtların yanında işçi önderlerinin anılarını, günlüklerini, mücadele süreçlerini anlatan diğer belgeleri, bilimsel çalışmaları da kapsayacak biçimde üyelerini donatacak bir kütüphane oluşturmak zorundadırlar.

           Temmuz 2008’de üç hafta kadar Antep’te bulundum, ilk kez 1975’te gördüğüm bu kentin üç dört kat büyüdüğünü fark ettim. Lise öğrencisi gözüyle o zamanlar Antep’e ilişkin aklımda kalanlar arasında Halep ve Belediye çarşıları başta olmak üzere birçok yerde kaçak eşya satımının yaygın olması, kentin çevresinde yeni gecekondu mahallelerinin kurulması, Alleben çevresindeki kahveler var. 33 yıl sonra Antep’e birçok Antep’in eklendiğini, geleneksel sanayinin bel kemiğini oluşturan dokumacılığın modern fabrikalarla geliştiğini, KOBİ’ciliğin 1980 ve 90’lı yıllarda yaygınlaşmakla birlikte şimdilerde krize girdiğini, büyük bir üniversite ortamı bulunmasına karşın eğitim ve kültür ortamlarının çok zenginleşmediğini, Celal Doğan döneminde Alleben başta olmak üzere yaygınlaştırılan park ve bahçelere, şimdiki AKP’li belediye yönetimiyle camiler dikilmeye başlandığını, ciddi bir işçi ve aydın örgütlenmesinin kök salmadığını fark ettim. Kentin merkez mahallesi konumundaki Eblahan başta olmak üzere bazı mekanlarda bulunan cami, medrese, kilise, han, eski hapishane ve tarihi evlerin restorasyon çalışmalarına hız verildiğine tanık oldum. Öğrencilik dönemi de Antep’te geçen ve yıllardır burada baharat fabrikalarında gıda mühendisliği yapan sanatçı dostum Kemal Vural Tarlan’ın rehberliğinde, zaman zaman eşim Zübeyde’nin de katıldığı gezi ve incelemelerimizde görüp etkilendiğim mekanlar arasında Tahmis Kahvesi, Mozaik- Etnografya ve Kurtuluş Savaşı Müzeleri, Ermeni ve Rum’lardan kalan tarihi yapılar, taş yapılı eski sinema, şimdi öğretmenevi olarak kullanılan eski kilise, kale ve çevresindeki hamam, bakırcı ve bıçakçılar bulunuyor. Böylesine tarihsel zenginliği olan Antep’in Fransız işgaline karşı yürüttüğü direniş hareketiyle de “gazi” unvanı aldığı, Türkiye sosyalist ve emek hareketinde önemli önderler yetiştirdiği biliniyor. Filistin halkının İsrail siyonizmine karşı yürüttüğü salahlı mücadelede ölen ilk Türk gerillanın da Antepli Mustafa Çelik olduğunu öğrendiğimde, sevgili Vural Tarlan’la ilk işimiz onun ailesini ziyaret etmek oldu. Türkiye’nin bir zamanlar önemli kombinalarından ve kamu işletmelerinden biri olan Et Balık Kurumu’nda işçilik yapmış olan baba Davut Çelik bizi karşıladı, tipik sevecen Anadolu kadını görünümüyle Sultan Teyze, hasta yatağında bize kucak açtı. Mustafa Çelik’in, ezilen insanlar arasındaki enternasyonal dayanışmaya örnek olan ailesini, sevgiyle bağrımıza bastık.

           Antep’in emek ve sosyalist hareketinde önemli rol oynamış, bugünlerde “estetik” üzerine çalışmalarına yoğunlaşmış bulunan Celal Özcan’ı ziyarete gittiğimiz mekanda ise, gençliğinde kabadayılığıyla, 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren de halk önderliğiyle kent tarihine mal olmuş Reşit Güçkıran’ın oğlu Özgür’le tanıştım. Yüz ifadesiyle Suruç Kürtlerini andıran bu sempatik insana hemen kanım kaynadı. “Kürt Reşit” olarak bilinen babasıyla ilgili arkadaşlarının anlatımları başta olmak üzere fotoğraf, yazı vd. belgeleri toplamakla meşgul olduğunu, bunları da internet ortamında yayımlamaya başladığını anlatan Özgür Güçkıran’ın da önerisiyle, Antep’te birkaç yıl önce faaliyete geçen Özgür-Der’e (Özgür Düşünce Derneği) gidip bu kentin emek ve siyaset ilişkisi üzerinde röportajlar yaptım.

        Öncelikle,babası 1969'da öldürüldüğünde 5 yaşında olduğunu söyleyen Özgür Güçkıran'ın internet ortamında hazırladığı dosyada yer alan şiirlerden,Kemal Burkay ve Ömer Bilge'ninkilerden alıntı yapmak istiyorum.

        "Kürt Reşit^'in Anısına

        Ölüme karşı yaşamdır devrim

        Devrim bir sabah

        Devrim bir sürgün

        Devrimci ki kan kırmızı bir güldür

        Devrimcide bir kavgadır ölüm"

                                (Kemal Burkay)

 

        "Vay ki Reşom vay

          Yüreklerimiz acılı

          Yüreklerimiz hınçlı

          Nasıl katar gözlerin içime nasıl

          Son gördüğümde

          Gözleri yaşamaktı"

                   (Ömer Bilge)

         Büyük oğlu Aydın Güçkıran'da şu dizelerle seslenmiş babasına:

         "Hiç aklımdan çıkmıyor

          Apansız gözümde canlanıyor babam

          Omuzlarında paltosu

         Hep giriveriyor kapıdan"

        

        Dernek yönetiminde yer alan, bedenlerinin yaşlanmışlığına karşın beyin ve yürekleri insanın eşitliği ve özgürlüğü için çalışan Abdi Özgözükara, Ali Koçum ve Mahmut Dokuyucu’nun anlatımlarından dikkat çeken noktaları paylaşmak istiyorum.

          Abdi Bey, ailenin bulunduğu esnaflar içinde yetişmiş, marangoz ve mobilyacılıkta çalışan kalfa ve çırakların yakın dostu olmuş bir emekçi. 1951-52 TKP tutuklamasından sonra Antep’e sürgüne gönderilenlerden biriyle tanışınca, dünya görüşü hızla sosyalizme doğru değişmiş olan Abdi Bey, 1960 başlarında sosyalist hareketin içinde genç kuşak olarak yer almış. Birinci TİP’in gençlik kollarında çalışmış ve Ercan Kanar başta olmak üzere partiden bağımsız hareket yaratmaya çalışanlarla hareket etmeyerek partili mücadelenin önemini kavramış. 1970’li yıllarda TSİP içinde siyasal mücadelesini sürdüren ve bugüne kadar da siyasal-kültürel çalışmalarını kendi çapında yürüten Abdi Bey, Antep’in her zaman entelektüel faaliyetlerin içinde olduğuna dikkat çekiyor.

        Gerçekten de bir yandan Halep’e yakınlığıyla ticari ve kültür ilişkilerinin kavşağında yer alan Antep, diğer yandan Urfa-Mardin-Diyarbakır’a doğru uzanan doğu kültürünün Akdeniz-Anadolu kültürüyle buluştuğu bir merkez oluyor. Bu sentezi, özellikle yemek çeşitlerinde ve halk oyunlarında çıplak biçimde görmek mümkün… 1920’ye kadar bu kentin nüfusunun üçte birini oluşturan Ermeniler, çok az olmak üzere Süryaniler, Selanik göçmenleri, Kürtler ve Araplar, Türklerle birlikte ortak değerler yaratmışlar. Örneğin dokumacılık ve bazı el sanatlarını Ermeniler kazandırmışlar Antep’e. Abdi Bey, Osmanlı döneminde kentin en önemli gelir kaynağının kilim başta olmak üzere haşıl ve kutnu dokumacılığı olduğunu söylüyor. O zamanki işçi sınıfını da culha denilen dokumacıların meydana getirdiğini vurguluyor. Bu konuda yapılmış bir tezi okuduğunda öğrendiklerini şöyle anlatıyor Abdi Bey: “1850’lerde Antep’e bir İngiliz seyyahı geliyor. Handa yatıyor. Sabah ezanından sonra etraftan şakır şakır diye seslerin yükseldiğini duyunca merak edip dışarı çıkıyor. Mahalleye daldığında her evde bir çekmeli tezgah görüyor. Daha sonra bunları inceliyor, burada üretilenlerin Halep başta olmak üzere bölgeye satıldığını fark ediyor. Hemen İngiltere’ye dönüyor, oradan ‘Menceste’ denilen fabrika kumaşlarını gemiye yükleyerek İskenderun’a getiriyor. Develerle bunları Antep’e taşıyor. Halk çok ucuza bu kumaşı alınca, tezgahta üretilen kumaşa rağbet azalıyor; zamanla Antep’te dokumacılık geriliyor.”

          Tam bu noktada söze Mahmut Dokuyucu giriyor ve şimdi adı Şahinbey olan kasabada 1930’da dünyaya geldiğini, ailenin dokumacılıkla uğraştığı için 1935’te “Dokuyucu” soyadını aldığını söylüyor. On beş yirmi yıl kadar çorap dokumacılığıyla uğraştığını vurguladıktan sonra ustasından duyduğu bir öyküyü özetliyor: “1915 Ermeni olaylarından sonra Antep’ten ayrılmak isteyen ve çorap dokumacılığıyla hayatını kazanan bir Ermeni, komşusunun oğlu Mehmet’e tezgahını bırakıp onun bunu sürdürmesini istediğini söyler. O, babasına, babası da hocaya danışır. Hoca da ‘Gavur malı haramdır, sakın almasın,’ der. Ermeni, Mehmet’e gizlice çorap dokuma işini öğretir ve dokuduğu bir çorabı da hocaya götürüp hediye etmesini söyler. Mehmet’in çok güzel dokuduğu çorabı giyen hoca, ‘Aman ha tezgahı kaçırmayın, hemen alın,’ der. Böylece Türkler de çorapçılığı öğrenirler.”

          Mahmut Bey, 1965 seçimlerinde Reşit Güçkıran’la köy köy propaganda ve örgütlenme çalışmalarına katıldığını, bu sırada açlığa ve parasızlığa aldırmadan insanlarla çok iyi ilişki kuran Kürt Reşit’in tanıdığı kimden ne isterse geri çevrilmediğine tanık olduğunu anlatıyor. Kitle içinde siyasi çalışma yapmanın yöreye özgü yöntemlerini ondan öğrendiğini vurgulayan Mahmut Bey, erken ölümünün Antep kadar kendilerinin daha iyi yetişememesi bakımından da büyük kayıp olduğunu belirtiyor.

        Belediye’den emekli olan Ali Koçum ise, Antep’te 1970’lere kadar süren bir gelenekten söz ediyor. Dokuma, dikiş başta olmak üzere küçük işletmelerde çalışanların haftanın belli günleri tatil yaparak bir araya geldiklerini, ailecek bir arada Alleben başta olmak üzere çevredeki piknik yerlerine gidip eğlendiklerini dile getiren Ali Bey, o sırada birbirine ısınan genç erkek ve kızların da evliliğe giden yollarının buradan geçtiğinin altını çiziyor. Kendisinin tanık olduğu en önemli işçi eylemlerinin ise 1968’de Emin Erdem’in başkanlığını yaptığı Genel-İş tarafından başlatılan belediye işçilerinin greviyle terzi kalfa ve çıraklarının kendiliğinden geliştirdikleri ücret artışını amaçlayan iş boykotu olduğunu dile getiriyor. 1970’li yıllarda da özellikle İplik-İş’in geliştirdiği dokuma işçileri grevinin önemli olduğunu belirtiyor. O direnişi örgütleyenlerden biri olarak yanımızda bulunan Hanifi adlı bir işçi de bunu teyit ediyor. Bu noktada devreye giren Vural Tarlan, eski hapishanenin orada bulunan Veliç İplik Fabrikası’ndaki grevi hatırlatıyor. Şerbetçilerin fabrikasında da küçük çapta bir hak arama mücadelesinin olduğunu da öğreniyoruz bu arada.

          Konu dokumacıların eylemlerinden açılmışken, 1990’lı yıllarda Antep’te aylarca süren Ünaldı dokuma işçilerinin grevini, “Bir gül dalıdır emek/ yaşamı kucaklayan” dizeleriyle destanlaştırıp “Desenler Kavgaya Durdu” kitabıyla 2007’de edebiyat dünyasına kazandıran Kemal Vural Tarlan’ın emeğine, beynine sağlık demek istiyorum.       

          İlginç yaşam serüveni,halk önderi karekteriyle sosyal ve siyasal tarihimiz açısından üzerinde durulması gereken insanlardan biri olan Reşit Güçkıran'ın Antep Emek tarihindeki yeri de önemlidir.Onun kişiliği çerçevesinde Antep'in kurtuluş mücadelesini,sosyalist hareketin önemli dönemeçlerini anlatan yapıtlardan biride "Gemileri Yakmak" romanıdır.

         Kendisi de yoksul bir köylü çocuğu olarak yetişmiş ve Pazarören Köy Enstitüsü’nde okurken emek konulu edebiyatla tanışan Yusuf Ziya Bahadınlı, 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili seçilerek birikimlerini siyasal mücadelesinde değerlendirdiği kadar kitaplarıyla da estetik planda katkısını göstermiştir. Onun kaleme aldığı “Gemileri Yakmak” romanı bunlardan biridir ve 1960’lı yıllarda TİP’te birlikte çalıştıkları ve 1969’da hain bir saldırıda hayatını kaybeden Antep işçi önderlerinden Reşit Güçkıran’ın yaşamını konu edinmektedir. Kitabın sonundaki tarihten 1976’da bu romanı bitirdiği anlaşılan yazarın, 1990’larda Yeni Dünya Yayınları’nca yayımlatabildiği, 2. baskısının da Kasım 2000’de Gelenek Yayınları’nca gerçekleştirildiği görülmektedir.

          Romana ilişkin söylenenlere gelince, Hasan İzzettin Dinamo şunu yazıyor: “Yusuf Ziya Bahadınlı, ‘Gemileri Yakmak’ta, Türk işçi sınıfına, işçi ile burjuvazinin ya da ağaların, ulusal kurtuluş savaşında birbirlerine karşı aldıkları düşmanca durumu anlatarak, onların çocukları ile torunlarının bugünkü Türkiye’nin nimetlerinden ne biçim pay aldıklarını göstermektedir.” Yazarın yoldaşı şair Mesut Odman ise şöyle diyor: “Roman, Memo’nun mücadele arkadaşlarından Ali Naki’yi, parti görevi ile gittiği Ankara’dan Antep’e dönüş yolunda yakalayarak başlıyor. Hızla, telaşla. Aynı hızla elli yıllık bir zaman kesiti içinde ama Antep’ten pek uzaklaşmadan sık sık başvurulan geriye dönüşlerle sürüp gidiyor. Yazar değişik zamanlarda, değişik yerlerde pek çok çekim elde etmiş; bunları bir çeşit kurgulama (montaj) ile bir araya getirmiş. Bu nedenle bir solukta okunuyor kitap.” (Arka kapaktan)

           “Gemileri Yakmak”, 38 bölüm olarak sayılarla kurgulanmış olup, Mesut Odman’ın söz ettiği çekimlerin montajlanması sırasında bazı kurgu hataları yapıldığından, akışta kimi sorunlarla karşılaşmaktadır okur. Bu, özellikle 10. bölüme kadar doğrudan romanın başkişisi Memo’nun (Kürt Reşit), çocukluk, ilk gençlik ve kabadayılık serüveni anlatılırken, 10-17. bölümler arasında Memo’nun babası Musdo’nun Antep savunmasındaki yeri öykülenmektedir. Bir bakıma “kabadayılık ve yiğitlik”in, haksızlığa ve sömürüye-işgale karşı olmanın başlangıcı olarak verildiği, Memo’nun kişiliğinin oluşmasında babası ve arkadaşlarının bu yönlerinin etkisinin öne çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bu geçişleri sağlayan kurgu yapılmadığı için okuyucunu kafasında kopukluk oluşmaktadır.

           Yazarın tarihsel bakışı romana sağlam biçimde yansımış; özellikle Ermenilerle bir arada yaşamış Türkler ve Kürtlerin kardeşlik ilişkilerini öne çıkarmış ama Fransız işgal güçleriyle işbirliği yapan Antepli zenginlerin çıkar ilişkilerini sorgulayarak, aslında sömürü ve işgale karşı en saf mücadeleyi yurtsever işçi-emekçilerin verdiğini kent yoksulu Musdo, Zilfo Çavuş, Yüzbaşı Murat, Şahin Bey karakterleri üzerinden aktarmaktadır. Asaf Bey’in ağzından durum şöyle veriliyor: “Olanlar karşısında üzülmemek elde değil. Şahin Bey’in ölümü düşündürücü. Olan olmuş. Bundan böyle ne yapmalı? Fransızlar Antep’te. Halkımız bundan büyük acı duyuyor. Ulema ve varlıklılar, kendi çıkarlarını düşünüyorlar.” (s.56) Kendi çıkarlarını düşünen o varlıklıların çocuklarıyla, daha sonra Memo ve yoksul arkadaşları karşı karşıya geleceklerdir. “Onların (Memo ve arkadaşlarının) yanıbaşındaki masada Yüncüzadelerden Ömer Yüncüoğlu’yla Naimzade Hasan Ağa’nın oğlu Nuri Naimoğlu oturuyordu. Ömer için de Nuri için de yok yoktu. Antep’in neresinde bir mal, bir mülk, bir para varsa orada birer payları vardı. (…) Babası Musdo, Yüncüzade Hacı Osman Ağa’yı, Sinan Paşa’yı, Naimzade Hasan Ağa’yı, Keyfzade Hüsrev Ağa’yı, Fazlı Efendi’yi, Antep savaşındaki tutumlarını kaç kez anlatmıştı. Yalnız babasından dinlememişti, bir dünya biliyordu. Yine de her yerde, her şeyde onlar vardı. Savaş çabuk unutulmuştu. Ölenler ölmüştü. Savaşın gerçek yiğitleri yine tarlada ırgat, dağda çoban, sokakta işsizdiler. Ama bunlar her yerde söz sahibiydiler, Antep onlarındı.” (s.46) Bu acı gerçek, savaş görmüş hangi kente giderseniz gidin Türkiye’de karşınıza çıkar. Bir zamanların işbirlikçileri, yeni devletin egemen sınıfı oluvermişlerdir. Amik ovasının ağalarına bakın bugün, karşınıza aynı gerçek çıkıverir. Yazar, toplumsal gerçeği, roman gerçeğine dün-bugün-yarın ilişkisini geriye dönüşlerle aktarır.

           İşbirlikçilerin emperyalizmle nasıl temas kurduklarına da çarpıcı bir örnek oluşturur 1930’lu yılların sermayedar çocuklarının Antep’teki Amerikan Koleji’ne gitmeleri. Aslında işbirlikçiliğin gökten zembille inmediği, eğitim, ticaret ve siyasetle iç içe geliştiğine dikkat çekilir. Bugün de öyle değil mi? Derviş’ler, Şimşek’ler uzaydan gelip oturmadılar koltuklara değil mi? Savaş düşkünü işbirlikçilere karşı Antep’te Fransız işgaline karşı çıkan Ermenilerin de varlığı şöyle belirtilir: “Gençlere söz geçiremiyoruz” dedi Hamparsum, “onlar bir başkalar. Fransızlar da ‘aferin gençler, çok haklısınız, hakkınızı birlikte alalım Türklerden’ diyorlar. Ne derlerse desinler, benim aklım almıyor. Ben sana nasıl düşman olurum Musdo, nasıl düşman olurum gülüm.” (s.71) Böylece aynı yurtta yaşayan halkların kardeşliğinin ve hangi kökenden olursa olsun emekçilerin yurtseverliğinin sahici olduğu hissettiriliyor.

        Antep savaşında öne çıkan ve bugüne kadar geniş halk yığınlarınca pek bilinmeyen bir gerçeğe, romanda şöyle değiniliyor. “Ali Naki: ‘Yeni bir haberim var’ dedi. Cebinden küçük bir kitap çıkardı. Üstünde Arap harfleriyle ‘Bolşeviklik Nedir?’ yazılıydı. Bu kitabı belediyede çalışan Ahmet adında bitinden aldım. Kitabın asıl değeri, bakınız üstündeki el yazısından geliyor. Doktor yazıyı okudu: ‘Gardaşım Mustafa, bu gavgayı neye yaptığımızı anlamak istersen, bu risaleyi oku. İçindekileri öğren, aramıza katıl ve bu risalenin hediyesi olan bir mecidiyeyi de ver.’ Şahin” (s.137) Adı geçen Şahin Bey’dir ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Romanya’daki devrimcilerle tanıştığı ve daha sonra Mısır’daki İngiliz esir kampı Seydi Beşir’deyken Rusya’daki Bolşevik devrim sürecini izlediği Doktor Ferit’in ağzından aktarılır. Yeri gelmişken, bu konuyla ilgili bir anımı aktarmak isterim. 2002’de Nazım Hikmet’in doğumunu yüzüncü yılı dolayısıyla Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde konuşma yapan Rasih Nuri İleri’ye bu Şahin Bey’in Bolşeviklerle ilişkisini sorduğumuzda, Komüntern belgelerinde Şahin Bey’in İstanbul’daki Kızıl Yıldız’a yazdığı bir mektubun bulunduğunu söylemişti.

          Gençlik döneminde Kürt Mahallesi’ndeki arkadaşlarıyla Antep’in saygı duyulan kabadayılarından biri haline gelen Memo’nun, Kürt Reşit’in gerçek yaşamındaki kesitlerle anlatıldığı hikayesi içinde, kentin soytarılarından Abdadir’in bir çocuğa tecavüz etmesini önlerken yaralanıp bir böbreğini kaybetmesi, genelev sahibi Sevda’yla yaşadığı aşk, hapse düşmesi, daha sonra da kendisine sonuna kadar emek veren Yıldız’la evlenmesi yer alır. 1940’larda kentin karanlık güçleri tarafından öldürmesi için yönlendirildiği Doktor Ferit’le tanışıp onun kişilik ve düşüncelerine büyük saygı duyduktan sonra onun, Antep’in kurtuluşunda aktif rol oynayan yurtsever ve ilerici insanlardan emekli asker Murat Bey ve Zilfo Çavuş’ların da içinde yer aldığı sosyalist bir partinin yöneticisi olduğunu öğrenince, işçi sınıfı siyasetine yönelmesi gündeme gelir.

          Terziler arasında etkin olan Galip Usta’nın liderliğinde terzi kalfa ve çıraklarının başlattığı bir hak arama mücadelesi gündeme gelir. Valiliğe verdikleri dilekçenin ardından gözaltına alınarak tutuklanan Galip Usta’yı cezaevinde Doktor Ferit’in ziyaretiyle başlayan siyasal çalışmaya, Memo’nun Ferit Bey’den aldığı kitapları okuyarak kendini geliştirmesi ve kabadayılıkla değil bir işte çalışarak yaşamını kazanmayı kafaya koymasıyla Antep’te yeni bir siyasallaşmış işçi hareketi yaratma süreci başlar.

        Doktor Ferit, Antep’teki sınıfsal ve siyasal duruma dair şu saptamayı yapar: “Düşünce bir hava gibidir. Hiç kimse penceresini havaya kapalı tutamaz. Tutsa bile bir süre sonra açmak zorunda kalır. Rus devrimi, dünyada yeni bir olaydı. Daha sonra bütün dünya bu olaydan istese de istemese de etkilendi. Türkiye bu etki alanının dışında kalamazdı. Antep’e gelince, Antep’in koku alma, soluk alma organları biraz fazla duyarlı olsa gerek. Nedenleri var elbette. Antep’in coğrafi konumu, Ermeni uygarlığı, ta Osmanlılardan beri zorbalığa, haksızlığa direnme geleneği, Antep savaşı, Antep aydınlarının çalışmaları bu duyarlılığı sağlıyor. Örneğin bir Yeşil Ordu olgusu var. Antep’in birçok köyünde hâlâ Yeşil Ordu’nun gelip halkı sıkıntıdan kurtaracağı düşüncesi yaygındır. Antep halkı Yeşil Ordu hareketinden çok etkilendi.” (s.138) Bu bölgede, özellikle 1970’li yıllarda “köylü sosyalizmi”ni örgütlemeye çalışan devrimci hareketlerin köylerde yaygınlaşmasında, 1920’lerde benzer ideolojiye sahip Yeşil Ordu hareketinin etkili olması, tarihsel arka plan olarak betimlenmiş olabilir.

          Memo’nun, İsmet Paşa’nın çok kızdığı bir parti olarak öne çıkan Türkiye Sosyalist ve Emekçi Köylü Partisi’ne üye olduğunu öğrenen Antep’in zengin çocuklarından bazıları, onu gördükleri yerde bu fikrinden cayması için zorlarlar. Bunlardan Cemil’in kendisine burjuva partisinden milletvekili olmayı önermesi üzerine şöyle der: “Bak Cemil, hiç yorma kendini, ben artık gemileri yaktım. Partiye bugün girdim.” (s.159) Sanıyorum yazar Yusuf Ziya Bahadınlı da kitabın adını bu sözle ve bu sözün arka planındaki cesaret ve siyasal kararlılıkla ilişkilendirerek “Gemileri Yakmak” olarak koyuyor. Bundan sonra Memo’da çok hızlı bir değişim başlar. Romanda şöyle betimlenir bu durum: “Memo, eski Memo değildi artık. İşte asıl sorun buydu: eski Memo mu, yeni Memo mu? Eski Memo, günleri dolu dolu geçen, çok devinimli, çok coşkulu, çok gürültülü kabadayı Memo. Yenisiyse okuyan, düşünen, davranışları ölçülü, eski anlamdaki özgürlüğünü yitirmiş, partili, bildiri dağıtan, bu nedenle cezaevlerine giren Memo. Eskisini beğenmiyor, yenisine de bir türlü alışamıyor.” (s.166) Bu sorgulamanın ardından Memo’nun 32. bölümde Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı yol onarım ve bakım işliğinde işe başlaması, çok çalışarak ustalarını geçmesi, siyasal çalışmasına bir de sendikal mücadeleyi katması anlatılmaktadır. “İşçi sorunlarıyla ilgileniyor, son zamanlarda yurdun türlü yerlerinde oluşan sendikalaşmayı izliyordu. Bir haksızlığa uğrayan işçi arkadaşlarına yol gösteriyordu. O artik doğal bir işçi temsilcisi olmuştu.” (s.187) 33. bölümde ise birden Memo’nun hastane günlerine geçiş yapılmaktadır. 34. bölümde vurulduğu için hastaneye yatırıldığı anlaşılan Memo’nun 1960’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’ne işyerinden İbrahim Usta’nın önerisiyle girmesi, eski döneminden gelen alışkanlıkları temizlemesi, Ayşe başta olmak üzere çocuklarının küçük hikayeleri hızlı biçimde veriliyor. Bu roman kurgusunda önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

          İnsanın geçmişinin hep gölge gibi peşinden gelmesi, bazı alışkanlıkların nüksetmesini betimleyen şu anlatım çok önemli: “Kimi kötü alışkanlıklar ayrık otuna benziyor İbo. Koparıp koparıp atıyorsun, hem de kökünden. Yine de toprağın bir yerinden patlayıp çıkıyor.” Gülmeye başladı: “Boş ver, o çıktıkça biz de koparırız.” (s.192)

         Romanda halkı tanımayan, işçi ve emekçilerle hemhal olmamış kimi aydınların (Mahmut Bey gibi), TİP’te yer almaları ve seçim sırasında çuvallamalarıyla ilgili bir miting sahnesi 36. bölümde çok çarpıcı biçimde anlatıldığı gibi, bu mitingde provokatör davranışlarıyla Memo’nun tepkisini toplayan Osman’ın, onun kişiliğine dair gayet açık bir anlatım ı var: “Bu adam kızarken de içten ve güçlü, severken de…” Tanıdığı günden beri onu yakından izliyordu. (“Hiç de kül yutmuyor. Demek istediğini iyi söylüyor. Bilgili de. Hayatın içinden gelmiş, görüp geçirmiş. Korkusuz. Bir halk aydını. Sevimli, etkili. Ünü il sınırlarını aşmış. O bir halk lideri…”) (s.209) Osman’ın iç konuşmalarını parantez içindeki çift tırnakla vermesi, farklı bir yazım tekniği yazarın.

        38. bölümde Memo’yu vuranın bu provokatör Osman olduğu Memo’nun ısrarlı soruları üzerine anlaşılır. Ölüm döşeğinde “Avcı… Avcı kekliğinden de… kötü…” diyebilen romanın başkişisinin, “Başı yastıktan kaydı, öylece kaldı. Doktor Ferit Bey nabzına baktı, Memo ölmüştü…” (s.231) şeklinde sonu betimlenerek roman biter.

        “Gemileri Yakmak”, kimi kurgu ve yazım problemleri olmakla birlikte, işçi edebiyatı yanında yurtseverlikle işçi sınıfı ideolojisinin nasıl ilişkilendirilmesi gerektiği bakımından da önemli bir romandır. Yapıtın dil ve anlatım bakımından da edebiyatımıza katkı yaptığını söyleyebiliriz. Bunu kanıtlayan halk söyleyişleri ve somut anlatıma örnek teşkil eden benzetmelere, deyim aktarmalarına dair, önemli bulduğum sözleri de kısaca aktarmak istiyorum.

       Yapıtın ön kısmında Nâzım Hikmet’in Anteplileri anlatan birkaç dizesiyle Antep savunmasını anlatan bir halk türküsü dörtlüğüne yer verilmesi, üslubun nasıl bir sentez olması gerektiğine dair ipucu veriyor zaten. Örneklere gelince… “Ne öyle mart buzağısı gibi bakıyorsun?” (s.23-214)) “İki köy harap olacağına bir köy şen olsun.” (s.24) “Bu iş ne bal etti ne mum!” (s.29) “Kadınların gözlerinde, tam da geviş getirmeye durduğu anda kurt görmüş koyunların bakışları seziliyordu.” (s.34) “Bıyıklarını kara üzüm ezmesiyle burdu.” (s.38) “Yahu beni Nazlı hanımın büzme çarığı mı sandınız; ben böyle nazlanan bir adam mıyım!” (s.43) “Uşak, bacağındaki şalvarın körüğünü savura savura uzaklaştı.” (s.57) “…mülkümüzün üstünde sıçan ölüsü görmek istemiyoruz.” (s.61) “Yüzyıllık bir çam ağacı benzeri biri dikildi karşısına. (…) İçeride görüşmemiz daha uygun olur, koz ağacında kargalar var Musdo!” (s.67) “Musdo’nun yüreğine koca bir kaya parçası geldi, oturdu.” (s.70) “ ‘Öfkesi topuklarına çıkma’ işte buna denirdi.” (s. 74) “Çerçinin çağırdığına inanmıyorlar da eşeğin bağırdığına inanıyorlar.” (s.81) “Mahşer tilkisi gibi ortada kalacaklar bir gün. (…) Şalvarı yok, uçkuru beş batman. (…) Sıçan deliğe olmamış, bir de kuyruğuna çalı bağlamış.” (s.82-83) “Kursak çalışmayınca ciciğe süt dolmuyor Musdo. (…) Senin anlayacağın, ben umarım bacımdan, bacım ölür acından.” (s.98) “…Kisbon iti gibi kurulmuş oturuyordu.” (s.103) “Yağmur damlacıkları yere düştükçe ıslanan toprak parçaları, mercimek büyüklüğünde birer minicik mantı hamuru gibi kıvrılıyordu.” (s.112) “Doymuş bir kadının sevdası ölene dek sürer.” (s.117) “Kesecikleşmeye başlayan göz altları kıpır kıpırdı.” (s.133) “Beni haybeci mi sandın ulan bağırsak çıkıntısı!” (s.145) “Karda leke var, sende yok.” (s.162) “…buğday kazanıp gilgil yiyenler…” (s.163) “Evi, herk tarlasına çevirdiniz.” (s.179) “ali Naki, haritadaki bir ırmak gibi cansızdı, oysa benliğini koca bir çağlayan sarmıştı, gözlerinden yaş olup aktı akacaktı. İbrahim Usta ayaktaydı, gözlükleri neler duyduğunu göstermiyordu.” (s.189) “Bir kopuktan işçi olmaz.” (190) “Bana öyle geliyor ki arkadaş, sen sepet örene çöp veriyorsun.”(s.210) “Çapağı alayım derken gözümüzü kör etmeyelim. (…) Çuha giymedik ama kenarını gördük.” (s.213) “Tavşanın kaçışına bakıyorum da etinden tiksiniyorum.” (s.222)

          Evet,yaşamını ülkesinin bağımsızlığına,halkının eşitlik ve özgürlüğüne adayan,bu tolda büyük serüvenler yaşayan birçok Reşit Güçkıran'lar,Kürt Reşit'ler olduğunu biliyoruz.Bu önemli işçi tipleri çerçevesinde nice güçlü romanlar yazılabileceğini,"Gemileri Yakmak" yapıtıyla Yusuf Ziya Bahadınlı göstermiştir.Yeni bir işçi edebiyatı,sanatı yaratmak için...

 

 

  Yusuf Ziya Bahadınlı

Reşit Güçkıran’ı anlattığı “Gemileri Yakmak” romanının yazarı

 

"Yusuf Ziya Bahadınlı, 'Gemileri Yakmak'ta, Türk işçi sınıfına, işçi ile

burjuvazinin ya da ağaların, ulusal kurtuluş savaşında biribirlerine karşı

aldıkları düşmanca durumu anlatarak, onların çocukları ile torunlarının

bugünkü Türkiye'nin nimetlerinden ne biçim pay aldıklarını

göstermekte"dir.

-H. İzzettin Dinamo-

 

"Roman, Memo'nun mücadele arkadaşlarından Ali Naki'yi, parti görevi ile

gittiği Ankara'dan Antep'e dönüş yolunda yakalayarak başlıyor. Hızla,

telaşla. Aynı hızla, elli yıllık bir zaman kesiti içinde, ama Antep'ten

pek uzaklaşmadan sık sık başvurulan geriye dönüşlerle sürüp gidiyor. Yazar

değişik zamanlarda, değişik yerlerde pek çok çekim elde etmiş; bunları bir

çeşit kurgulama (montaj) ile bir araya getirmiş. Bu nedenle bir solukta

okunuyor kitap."

-Mesut Odman-

 

(BU YAZI 2008 YILI KASIM AYINDA  YOĞUNLUK DERGİSİ'NİN 23. SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR)

 

 

Etiketler: antep | aren | aybar | boran | tip

Bu yazı 05/02/2009 tarihinde yayınlandı. 148 defa görüntülendi.

bütün zamanlarda yalnızım tarafından gönderilen tüm yazılar »

 

yazının puanı: 5.0 (1 kişi)  

Paylaş:

E-posta ile gönder:


SİTE SAHİBİ
bütün zamanlarda ...


56
İstanbul
Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
->>YAZI GÖNDERİN

SİTE ETİKETLERİ
 
SİTE KATEGORİSİ
Ülkeler ve Şehirler > Şehirler
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
OYLAMA

Bu siteye oylama eklenmemiş.

rss link
 
ADnet Reklamları
 
anılar | şiirler | günlük | geçmiş | arkadaşlar | çocukluğum Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.